17 Mayıs 2012

Kopenhag - 17 Mayıs 2000 UEFA Kupası Finali

Bugün 17 Mayıs 2012. Galatasaray’ın Türk futbol tarihinde bir başka ilki gerçekleştirerek UEFA kupasını kaldırdığı günün 12nci yıldönümü.

Şanslı bir Galatasaray taraftarı olarak pek çok şampiyonluk ve kupa gördüm... ama bu en anlamlısı ve önemlisiydi. Derwall yönetimindeki Galatasaray’ın, Viyana’da Rapid Wien’e gol atıp (B.Savaş) skoru 2-1’e getirdiğinde başlamıştı bu yürüyüş. Adım adım yürüdü Gaşlatasaray. Avrupa Fatihi ünvanıni aldığında daha kupası yoktu. Yıllar sonra, ilk defa bir Türk takımı ezberleri bozdu ve hayal denilen, olmaz denileni yaptı. İnsanlara gerçekten istendiğinde ve inanildığında her şeyin başarilabileceğini kanıtladı Kopenhag’daki o final maçı ve alınan kupa.

O yıllarda, havayolu çalışanı olmanın getirdiği avantajla Galatasaray’ın pek çok Avrupa maçına gittim. Milano’dan Moskova’ya, Liverpool’dan Madrid’e kadar takımın peşinde değişik şehirlerde ve statlarda bulundum. Bu seyahatlerin de en anlamlısı ve önemlisi de Kopenhag’a yapılan oldu.

Leeds United’ı elediğimizde hemen hemen her Galatasaray’lı gibi finali düşünmeye başladım. Zaten çeyrek finale çıktığımızda “finale kalırsak giderim” demiştim. Hemen organizasyona girişildi. Swissair’deki bir çalışma arkadaşımın eşi ile gidecektik. O uefa.com üzerinden maç biletlerini sipariş etti ben de uçak biletlerini ayrıdım, beklemeye başladık. Lakin final yolunun bu kadar uzun olduğunu bilmiyordum!

Bekleyiş ve Vize

Şimdiki durum nedir bilmiyorum ama 2000 yılında Danimarka’nın Istanbul’da konsolosluğu yoktu. Galatasaray finale kalınca, normalde sadece iş adamlarına hizmet verem ticari ataşeliğin maç biletini gösterenlere vize vereceğini öğrendik. Pek çok insan seyahat acentesi veya kulüpten bilet temin edip vizeye başvuruyor, otelini vs ayarlıyordu. Biz halen internetten aldığımız biletleri bekliyorduk.

Maç biletleri arkadaşımın iş adresine Cumartesi günü vardı. Yani maçtan tam 4 gün önce. Kendisi “bu saaten sonra ben gelmem abi” diyerek biletini birini sattı ve bana şans diledi. Elimde Kopenhag’daki final maçı bileti dururken nasıl vazgeçebilirdim ki?

Pazartesi sabah ilk iş Danimarka ticari ataşeliğine gitmek oldu. Fındıklı’nın merdivenli sokaklarından birindeydi ama çok şükür fazla sıra yoktu. Pek çok insan gitmişti bile, o saate ne vizesi zaten? Neyse... 15-20dk bekledikten sonra sıra bana geldi. Tüm evraklarımı, yazıları, fotoğraf, maç bileti ve teslim ettim gişedeki hanıma. Tek tek evrakları kontrol etti, İngilizce”all fine, please come back tomorrooo” derken tomorrow’un sonundaki “w” çıkmadı. Ve beni yıkan cümle kulaklarımda çın çın çınladı; “Üzgünüm size vize veremem çünkü pasaportunuz geçerliğinin bitmesine 5 ay 20 gün var, minimum 6 ay geçerli olması lazım”

Ne? Ne dedi bu kadın? 10 gün kısa mı kaldı pasaport? Doğru mu duydum? Ne oluyor lan?@!!!

İlk şoku atlattıktan sonra kadına yalvarmalar, durumu anlatmaya çalışmalar... nafile. İstiyorsanız gidin pasaportunuzu uzatın ama Salı verseniz Çarşamba akşamüstü alırsınız ancak dedi. Olmyordu yani, vize yetişmiyordu. Hem kafayı toplamak hem de moral bozukluğunu atlatmak için kendimi Bebek Kahve’ye attım. Bir sade Türk Kahvesi söyledim ve düşünmeye başladım. Nasıl halledebilirdim bu işi?

B Planı

Swissair’de çalıştığımdam her durumda İsviçre üzerinden uçacaktım. Bu da bana sabah 07:05 uçağı ile Istanbul’dan Zurich’e uçtuktan sonra akşamüstüne kadar zaman tanıyordu. Bu durumda Danimarka vizesini İsviçre’den alabilir miydim?

Hemen Swissair merkez ofiste çalışan arkadaşım Sema’yı aradım ve durumu anlattım. Kendisinden Danimarka’nın Zurich’deki konsolosluğunu aramasını, konuyu aktarmasını ve bu işin oluru varsa bana haber vermesini istedim. Zira OK gelirse koşarak pasaportumu yeniltmem gerekiyordu. 15dk sonra geri aradı. Zurich’deki konsolosluk “bizim yetkimiz dışında, Bern’deki büyükelçilik ile görüşün” demiş. Bern’deki elçilikte çalışanMr. Afridi nihayet ikna olmuş “OK, ismini not ettim, gelsin vizesini vericem” demiş.

Ben bu gazla tabi kendimi Beşiktaş Eminiyet Müdürlüğü’ne attım, pasport şubedeki polislere durumu anlattım. 1 günde pasaport uzatmak veya almak imkansız, git amirle konuş dediler. Koştum amirin yanına, durumu anlattım, yalvardım yakardım. İşte burada Danimarkalı ile Türk’ün farkı ortaya çıktı. Amirim “bu kadar istiyorsan bize yardımcı olmak düşer” dedi ve ekledi; yarın akşamüstü gel al pasaportunu.

Salı sabahı ofiste uçak biletlerimi kestim, iş arkadaşım Ferit’le Kopenhag’da görüşmek üzere sözleştik. Hatta otel bulamazsan bir odaya sığışırız diyerek ayrıldık. Her şey yolunda gidiyordu. Hemen indim Beşiktaş’a, amirimin yanına gittim. “ne oldu Cim Bom’lunun pasaportu” diye haykırdı içeriye doğru. Henüz imzaya gönderilmemişti pasaport, Kaymakam’ın makamı Beşiktaş iskelenin oradaki binadaydı ve mesainin bitmesine 45dk vardı. İnsan doğası, tam o anda “sıçtık” diyorsun. Yine tam o anda Amerika’ya gitmesi gereken bir öğrencinin de benzer bir durumu olduğu ve babasının arabasıyla memuru kaymakamlığa götüreceği, benim pasaportun da aynı memur tarafından götürüleceği bilgisi geldi. İnsan doğası, tam o anda bu sefer de “kurtardık” diyorsun. Akşama doğru süresi yeni pasaportuma kavuştuğumda çok mutluydum... gidebiliyordum finale.

Akşam eve gittim, ufak bir çanta yaptım, forma, şarj cihazı vs kontrollerini yaparken eski pasaportumu yenisine zımbaladım. Hazırdım! Fakat pasaporta bakarken fark ettim ki benim İsviçre vizem de bitmiş. Normalde sürekli seyhat ettiğimiz için şirket bizim adımıza o vizeyi almaktaydı ki her an toplantı vs için uçabilelim. Yine bir “sıçtık” anı yaşandı maçtan yaklaşık 24 saat önce.

Bunca şeyden sonra, bu kadar yol almışken vaz geçmek olur muydu? Olmazdı elbet... Şimdilerde nasıl bilmiyorum ama o zamanlarda Zurich üzerinden aktarma yapan yolcular, şayet devam uçaklarına yeterli vakit varsa pasaportlarını polise bırakıp ufak bir ücret karşılığı ülkeye girebiliyorlardı. Kendimce pasaportlardan birini bırakır girerim, diğerine vize alırım devam ederim diye plan yaptım ve yol gidenindir diyerek yattım.

17 Mayıs 2000

Sabah 05:00’de Swissair’in sabah uçağı için havalimanındaydım. İstasyon müdürümüze durumu anlattım, Zurich’e vizesiz uçacağımı, kapıdan İsviçre vizesi alacağımı, ardından Bern’deki Danimarka elçiliğinden Danimarka vizesi alıp Basel üzerinden Kopenhag’a uçacağımı ve final maçını izleyeceğimi söylediğimde “bütün bunları bügün mü yapacaksın?” diye sordu ve ekledi “deporte olursan cezasını sen ödersin” (Déporté olmak bir ülkeden geri çevrilmek veya atılmak anlamına gelir ve havacılıkta çok kullanılır)

Zurich’e indim ve doğruca pasaport polisinin yolunu tuttum. Durumu anlattım, Swissair çalışanı olduğumu da üstüne basa basa söyledim ki deporte etmesin, makul davransın diye. Pasaportunu bırak gir ülkeye ama o zaman Danimarka vizesini hangi pasaportuna alacaksın, olmaz bu böyle diyerek beni amirinin odasına götürdü. Yüzbaşıya tüm hikayeyi bir daha analattım, derdimin İsviçre olmadığını, finale gittiğimi vs anlattım. O an final ile tutuklanmak arası bir noktaydı benim için. Yüzbaşı tuttu elçiliği aradı ve Mr. Afridi ile Almanca birşeyler konuştu. Telefonu kapattığındaki yüz ifadesini hiç sevmemiştim. Bana “Mr. Afridi hikayeni doğrulamıyor. Kendisi ile dışarıdaki ankesörlü telefondan konuşmak için 10 dakikan var. Çözemezsen seni ilk uçakla geri gönderiyorum” dedi. İşte bir “sıçtık” anı daha.

Mr. Afridi’ye arkadaşımın iki gün önce kendisi ile görüştüğünü ve ismimi söylediğimde konuyu hatırladı hatırlamasına ama “benim yetkimi aşıyor, bir saniye hatta kal” diyerek beni başka bir adama bağladı. Sesi daha tok ve sakin gelen bu adam “Kopenhag yanıyor, ne işin var finalde” diyerek bana hikayemi bir kez daha anlattırdı. Ben konuşmayı bitirdiğimde ise “what a young man, what a crazy schedule... i will be waiting for you” dedi.

Yüzbaşı’nın odasına girip “arasana bir daha” dedim. Aradı. Bu sefe onun suratı değişti ama! "Ja... ja" dedi ve kapattı. 10dk sonra “exceptionalle” vizemi basıp beni Bern’e doğru uğurladılar. Bern treni aslında Marsiyla’ya giden bir expressdi. O nedenle yorgunluktan ve stresten bitik bir durumda olsam da uyumamam lazımdı. Bern tren istasyonundan Danimarka elçiliğine bir taksiyle uçarcasına gittim. Lakin vardığımda elçilik kapalıydı. Zili çaldığımda ve ismimi söylediğimde kapı açıldı. Gerçekten beni beklemişlerdi. Evraklarımı verdim, pasaportu aldılar ve vizeyi yapıştırdılar. Tam o sırada o telefondaki tok ve sakin sesin sahibi geldi kontuara. Gözlüklerinin üzerinden bakarak “you are that crazy young guy” dedi ve Galatasaray’a şans diledi. Kendisinin Danimarka’nın İsviçre Büyükelçisi olduğunu o konuşmada öğrendim :)

Bern’den kalkan ufak bir uçakla Basel’e uçtum. Oradan Kopenhag’a kalkan son uçaklardan birine bindim ve Danimarka’ya doğru yola koyuldum. Kopenhag havalimanına indiğimde maçın başlamasına 45dk filan vardı. Hemen bir taksiye atladım. Lakin yetişemiyecektik. Başladım muhabbete. Filistinli taksici benim Türk olduğumu ve maça yetişmeye çalıştığımı çözdüğünde o taksi otoyolda uçmaya başladı. Maçın başlamasına 5dk kala güvenlik bariyerlerinin oradaydım ve Parken Stadına doğru koşuyordum.

Tribünlere çıkarken maçın başlama düdüğünü duydum ve merdivenlerden aşağı yürürken orada olmanın, olabilmenin haklı gururunu yaşıyordum. Tıpkı Galatasaray gibi.

Maçın hikayesini sanırım kimseye anlatmama gerek yok. Popescu gözümün önünde attı o penaltıyı ve formasını o anda delirerek tribün tellerinin üzerine fırlamış ve sarkan topluluk içerisinde 5-6 kişi yanımdaki kişiye verdi. Bunca zorluğu alt edip, engelleri aşıp, orada olup ve üstüne bir de kupayı kazanmak muhteşem ötesi bir tatmin. Hem Galatasaray hem de benim için bu böyle oldu...

Gece

Danimarka GSM şebekesi maç sonrası çöktüğünden Ferit’e ulaşamıyordum. Otelim de yoktu. Ne olacak kupayı almıştık ya, gerisi önemsizdi. Dükkanlar kapanmadan bir Burger King ziyareti yapıldı. O kavgaların yapıldığı meşhur meydanda iki tane bayrak direği vardı. Normalde Danimarka ve Kopenhag şehir bayrakları dalgalanan bu direkelrde maç gecesi Türk ve Galatasaray bayrakları dalgalanıyordu.

Pahalıca bir otelin son kalan odasına pazarlık sonrası kendimi attığım andan sabah Ferit’in telefonuna kadar deliksiz uyumuşum. Sesim tezahürat ve 10ncu yıl marşı nedeniyle hiç çıkmıyordu. Telefonda sadece “hhhh” diyebiliyordum.

Perşembe akşamı geceyarısı Istanbul’a döndüğümde bu badirelerle dolu ama sonu mutlu seyahate nokta koyuyordum. Gerçekten de yol gideninmiş ;)

Tokyo

Bu maçtan yaklaşık iki yıl sonra Swissair için ilk online kampanyasını yapmak ve 2002Dünya Kupasına gidecek futbolseverleri tavlamak üzere çalışıyorduk. ntvmsnbc.com ekibi ile toplandık. Basit bir online kampanya örneği olarak o sırada devam etmekt eolan Gilette’in Dünya Kupası kampanyasına bakmamızı, ona benzer ama daha havayolu odaklı bir fikri uygulayabileceğimizi söylediler.

Ofise döndüğümde kampanya sitesini açtım. Kampanya çok netti; “En iyi futbol hikayesini anlat – Dünya Kupası Final maçını Tokyo’da izle!”

Sizce ne mi oldu? Yukarıdaki Kopenhag hikayenin özetini gönderdim ve ertesi gün kazandığıma dair telefon aldım. Tokyo gezisinin yazısı da zaten bu blog’da mevcut...


Yol Gidenindir!

15 Aralık 2011

4 Flights to be won every week


4 Flights to be won every week by Abu Dhabi Int'l Airport. This week’s prizes –2 tickets to London and 2 tickets to Jeddah. All you need to do is answer three simple questions and register. Good luck and have a nice flight!

Next week's destinations; Singapore and Oman...

09 Ekim 2011

Singapur - Singapore

Singapur Gezi Notları

Şubat 2009'da Goa'dan başlayan Hindistan turu sonlara yaklaşırken Kemal Abi ile gezinin devamında nereye gidilebileceği konusunu yavaş yavaş netleştiriyorduk. Diğer taraftan Sona o tarihlerde Koh-Phangan'da olacaktı ve uzun zaman sonra bir dostu oralarda görme şansı da vardı. Gezinin sonu Tayland olarak gözüküyordu da Hindistan'dan Tayland'a nasıl gidilir sorusu cevaplanmalıydı. Aslında Madras'dan tek uçakla Bangkok'a gidilebilirdi ama bu seçenek hem maddi olarak en uygunu olmayacaktı hem de backpacker olarak gezmenin ruhuna çok uymuyordu... neticede ulaşmak ya da gitmek ayrı bir şey gezmek ayrı bir şey.

Madras'dan Sri Lanka aktarmalı Singapur uçak biletlerimizi aldığımızda çok daha keyifli ve iki ülke daha görebileceğimiz ekonomik bir programa sahiptik. Önce Singapur'u görecek, ardından tren ile Kuala Lumpur'a geçecek, sonrasında da yine trenle Penang üzerinden Tayland'ın Surat Thani şehrine varacaktık. Buradan da tekneyle Koh-Phangan'a geçilecekti, geze geze gidilecekti.

Singapore Changi Airport

Bunca yıldır seyahat ederim (bugün itibarıyla havacılık sektöründe 12 yılı geride bıraktım) ben böyle bir havalimanını henüz başka bir yerde görmedim. Şöyle bir aklınızdan geçirin en büyük ve sizi en şaşırtan havalimanlarını; Londra Heathrow T5, Zurich, Abu Dhabi T3, Dubai vs... hepsinin hakkını teslim edip bir kenara koyun, burası (Changi) gerçekten bir başka dünya.

Bir de düşünün ki bu havalimanına, uzun zaman Hindistan'da zaman geçirmiş ve beklentilerinizi minimumda tutmayı öğrenmiş biri olarak indiğinizi... yalan söylemeye gerek yok; etkileniyorsunuz.

Her şey bu kadar mı ince düşünülmüş, saat gibi tıkır tıkır işler diye kendinize sormadan edemiyorsunuz. Uçağımızdan inip, çantalarımızı alıp metroya binişimiz toplam bir saatten az bir sürede gerçekleşti. Metro ile şehir merkezine inmek yaklaşık 30dk sürüyor. Metro bir süre yeryüzünde hatta viyadüklerin üzerinde gittiği için şehrin dış mahallelerini görme fırsatınız oluyor.

Little India

Şimdi hatırlamıyorum ama sanırım Kemal Abi'nin bir yerlerden edindiği bir Lonely Planet Singapur kitabı vardı. Genelde hiç bir yerde LP kitaplarında yazanları körü körüne uygulamıyorduk zaten. LP genel olarak yol yordam gösterir ama aslında sizin kendi maceranız esastır. Backpackerlar Chinatown ve Little India'nın kesiştiği bir alanda kendilerine yaşam alanı bulmuşlar. Burada ilk gittiğimiz guest house gayet temiz ve hoş bir yerdi lakin odalar 6 kişilik yurt tipiydi ve bagajlarını odaya alamıyorduk. (adam başı 22SGD) Bu nedenle biz hemen yakınlardaki bir iki otele baktıktan sonra geceliği 60SGD olan HS Haising Hotel'de karar kıldık. Adını yazıyorum ki siz sakın gitmeyin diye ;) Odanın camı yoktu, kapı açıldığında yatak-banyo kapısı-oda kapısı üçgeninde iki kişi zar zor ayakta durabiliyordu. Parasını peşin ödememiş olsak hemen yan sokakta çok daha hoş Santa Grand Hotel'de de kalabilirmişiz geceliği 98SG Dolarına. Defterime, biraz da sinirle, söyle not düşmüşüm; ...burası kesinlikle backpackerlar için uygun bir yer değil. Fiyatlar Istanbul'un biraz üzerinde. Hindistan ile karşılaştırmak elbette doğru olmaz ama yine de çok pahalı. Kutu gibi bir odaya 60SGD ödedik! 


Riverbanks - CMD - Orchard Road

Singapur nehri şehri ikiye ayırıyor. Kuzeyde Colonial Distrcit, Little India, güneyde ise CBD ve Chinatown. Boat Quay denilen ve bölgedeki ilk ticaretin başladığı yer nehrin denize döküldüğü yerin hemen içerisi. Zaten İngilizler de burayı kolonileştirdiklerinde bu bölgeye yerleşmişler. Dolayısıyla şehrin bu tarafı ticaretin döndüğü batılı ve Çinli taraf olmuş.

Bugün bu bölgede nehir kıyısında publar ve restaurantlar, onların hemen arkalarında ise uluslararası şirketlerin genel müdürlükleri ve Asya merkez ofislerinin bulunduğu koca koca binalar. Yani İngilizler halen orada ;) Kendine bir süre baktıran değişik bir manzara.

Akşam yemeğini "battı balık yan gider" kuralını uygulayarak Boat Quay'deki publardan biri olan Harry's'de yedik. Bira 11.22SGD, Hamburger 15.89SGD toplam hesap 108SGD. Fakat uzuuun zaman sonra öyle bir keyfi yaşamak güzeldi.

Orchard Road ise bizim Bağdat Caddesi'nin daha genişi, yüksek binalısı ve yeşili olarak düşünülebilir. Hem gece hem de gündüz gayet canlı ve keyfili. Tümünü keşfetmeniz bir-iki gün alır zira pek çok dükkan ve alışveriş merkezi mevcut. Biz üstün körü baktık ve geçtik ;)

Ucuz Şehir Turu

İlk günden anlaşıldı ki burası backpacker yeri değil, hayat pahalı ve burada normal turist gibi davranmazsan hayat zor. Biz de bu işi en ekonomik yoldan çözmek için iki karar aldık; ikinci gece kalmayacaktık ve şehir turunu iki katlı Hippo tur otobüsleri ile yapacaktık.

Bunların iki rotası var ve istediğiniz kadar indi-bindi yapabiliyorsunuz. Sabah ilk sefer (09:00) ile yola çıktık, öğlen rota değiştirip sistemin etinden sütünden sonuna kadar yararlandık ve son otobüs ile (18:30 kalkış) Orchard Road'a yakın bir yerde indik. Ayrıca püfür püfür şehri gezmek de güzeldi.

Şehrin geneline baktığınızda her bina zaten bir mimari harika, bir tasarım. İngilizlerin imparatoluk dönemi binaları da yeni yapılan müzeler de şehrin kendisi ile uyumlu ve güzel. İklimi yağışa müsait olduğu için her binanın altında bizim Harbiye'deki sıra binalar gibi üstü kapalı pasajımsı kaldırımlar mevcut. Böylelikle yağmur yağarken minumum ıslanarak yürümeye devam etmeniz mümkün. Tabi yağışı bol olunca şehir her yerden bir bitki ya da ağaç fışkıran yemyeşil bir şehir oluyor.

Biraz daha okumak öğrenmek isteyenler için güzel bir link paylaşmak istiyorum; Wikitravel

Singapore - Kuala Lumpur

İlk ve tek tam günümüze noktayı saat 19:00 gibi Orchard Road'da koyduk ve gece 22:00'de Singapur'dan kalkan ve sabah 06:23'de Kuala Lumpur'a varan yataklı trene (38SGD) yetişecek şekilde önce otele sonra da gar'a doğru yola çıktık.

Bu kısa ziyaretten ve Singapur'a dair genel notlar;
  • Singapore Visitor Center bugüne kadar en iyi hizmet aldığım turizm bürosu olmuştur, üstelik 30dk ücretsiz internet hizmeti de cabası
  • Toplam 4.7 milyon nüfuslu küçük ama büyük bir ülke
  • Garip kuralları ve temizlik takıntıları olduğu doğru ama abartıldığı kadar değil
  • Çinlisi, İngilizi, Hintlisi, Malezyalısı, Avrupalı expat'ı hepsi bir arada yaşamakta, her din de özgürce yaşanmakta
  • Singapur şehri, New York'tan sonra dünya üzerinde gördüğüm, batı dünyasını ve kapitalizmi temsil eden, size bunu hissettiren ikinci şehir
  • Şaşırtıcı ama kapitalizmi en medeni şekilde uygulayan inanılmaz güzel bir şehir
  • Red Dot Design, SQ Art Museum ve daha pek çok müzesi için tekrar gelinesi bir şehir
  • Havalimanı içerisindeki Kelebek Parkı ve havuz için bağlantılı uçuşun biraz ötelenebileceği bir şehir
  • Singapur'un tarihi hikayesi de enteresan. İngilizlerden sonra Malezya'nın bir parçası olmakla bağımsız olmak arasında gidip gelen, Çinli ve Malay kökenlilerin itişmesi arasından önce resmi olarak Malezya'ya katılan fakat ardından bu birlikteliği yürütemeyip kendi yolunu çizen ufak bir şehir devleti. 
  • Singapore Airlines ise henüz Emirates, Etihad ve Qatar piyasada yokken yepyeni Boeing 747'leri ve mükemmel servis anlayışı ile Avrupa havayollarına kök söktüren bir havayoluydu, yazık ki uçmak kısmet olmadı

23 Eylül 2011

Beyrut - Lübnan Gezisi

Çocukluk anılarımda iki adet savaş mevcut; biri İran - Irak savaşı diğeri ise Lübnan'daki iç savaş. Tabii ki o zamanlar kimin kiminle neden savaştığı ya da bu savaşların sebepleri ve sonuçlarından ziyade aklımda kalan kareler birbirlerine ateş eden bir takım adamlar, ölen insanlar ve harap binalar...

Lübnan'ı özellikle babamın anlatıklarından hatırlıyorum; savaş öncesi Ortadoğu'nun Paris'i olarak anılan, dünya sosyetesinin uğrak yeri olan zengin ve modern bir ülkeden, birbirine düşmüş bir toplum, ikiye bölünmüş bir şehir ve işgal altındaki bir ülkeye dönüşmenin hikayesi. Ha bir de pek çok teröristin yuvalandığı ve eğitim gördüğü  Bekaa Vadisi ismi uzun zaman kulağıma çalındı.

Yıllar içinde her iki savaş da bitti ama dertler bitmedi. Irak Amerikan işgali ile uğraşa dursun Lübnan tam kendini toparlayacak derken iki önemli olayla daha sarsıldı. Biri başbakan Refik Hariri'nin öldürülmesi diğeri ise İsrail'in güney Beyrut'daki Hizbullah mahallelerini bombalaması.

Ne yazık ki Lübnan, pek çok diğer bölge ülkesi gibi Osmanlı'nın bu toprakları kaybetmesinden sonra bir türlü huzuru bulamamış, batılı ve doğulu güçlerin birbiri ile itiştiği bir oyun sahası olmuş bir ülke. Lübnan'da kime sorsanız iç savaş ve yaşanan tüm diğer olaylar hakkında konuşmak istemiyorlar. Geride kaldı diyorlar lakin o geçmiş onlarla beraber derinlerde yaşamaya devam ediyor.

Ne kadar iç sıkıcı ve karanlık bir giriş oldu değil mi?


Hikayenin tamamının özetini yazmaya kalksam sayfalar sürer. O nedenle merak edenlere Lonely Planet'in Syria & Lebanon kitabını almalarını ve okumalarını tavsiye edebilirim. Osmanlı sonrası başlayan din ve mezhep ayrımı temelinde gelişen çok çetrefilli bir mevzu.

Biz gelelim Beyrut gezisine...

Beyrut

07 Temmuz 2011 akşamüstü Dubai'den FlyDubai havayolları ile Beyrut'a doğru hareket ettik. Uçuş saatleri Dubai'de yaşayan Lübnanlıların haftasonu Beyrut'a gidip Pazar sabahı dönecekleri şekilde ayarlandığı için dolu dolu bir haftasonu bizi bekliyordu.

Akşam Beyrut havalimanından şehir merkezine giderken gerçek bir Ortadoğu şehrinde olduğumu hissettim. Beyrut'un Abu Dhabi, Dubai ve diğer körfez ülkelerinden tamamen farklı bir havası var diyebilirim.


Kendimizi otele atıp, üst-baş değişimi sonrası istikamet ertesi gün evlenecek olan arkadaşlarımızın partisinin yapıldığı Byblos kasabasıydı. Arabayla 1 saat civarı sürüyor Byblos. 60'lı - 70'lı yıllarda özel yatları ile gelen uluslararası sosyetenin uğrak yeri olan bu sahil kasabası bugünlerde popülerliğini kaybetmiş durumda. Tarihi kalıntıları, deniz mahsülleri yiyebileceğiniz restaurantları ve beach club'ları ile halen hoş, halen ilginç. Biraz bizim Ege kasabalarını andırıyor. Tabii biz gece gittiğimiz için işin sadece eğlence tarafını görebildik.

Nejmeh Meydanı
Ertesi gün sabah kahvaltısı için otelimizin bulunduğu Rue Clemenceau'dan 20dk yürüyerek "Downtown"a gittik. Bu bölge, Refik Hariri ve ailesinin sahip olduğu şirket tarafından restore edilmiş ya da yeniden yapılmış bir bölge. Sokaklarında gezinmek oldukça keyifli. Souq (ki Arapça çarşı demek) 2000 model yarı açık yarı kapalı bir mall. Bir de en komiği şehrin tam ortasında bulunan, Istanbul'daki Sultanahmet Camii'den kopyalanarak yapılmış Mohammad al-Amin cami... kelimenin tam anlamıyla olmamış, sırıtmış! İlginç ve güzel olan bu caminin hemen yanında St. George Maronite Kilisesinin bulunması.

Öğleden sonra şehrin daha eski tarafına, Hamra tarafına geçtik. Amerikan Üniversitesi de bu bölgede yer almakta. Birşeyler atıştırmak ve biraz soluklanmak üzere sahilde bir cafe arama çabalarımız hüsranla sonuçlandı. Kendimizi şehrin Achrafiye (Aşrafiye okunuyor) tarafında bulunan Mandaloun Cafe'ye attık. Biz denk getirip de vakit ayıramadık ama sanat galerileri, antikacılar ve Quartier de Artes ya da diğer adıyla Saifi Village doğru adres.

Akşamına yine aynı bölgede bulunan Abdel Wahab El-Ingilizi (İngiliz Abdülvahap oluyor tabi ki) isimli restauranta gittik. Terastaki masamızda Lübnan mezeleri ve Arak mevcuttu. Asmalımescit'deki masanın Lübnan versiyonu oldu sizin anlayacağınız. Elbette gecenin en güzel mezesi sohbet oldu...

Downtown - Souks
Beyrut'a gelmişken gece dışarı çıkmamak ve hep sözü edilen gece hayatına karışmamak olmazdı. Lakin tek kapı yapma şansımız olduğundan biz Buddha Bar'da karar kıldık. Direkt üst katında bar tarafına konuşlandık ve Dubai'den alışık olduğumuz, bize biraz abartılı gelen Lübnan tarzı gece giyim kuşamını, makyaj ve alemdeki raconun son halini izlemeye koyulduk. Müzik ve dekor her Buddha Bar'da olduğu gibi gayet hoştu. Burada da kapalı mekanlarda sigara içilebildiği için şahsen benim keyfime diyecek yoktu. Bana tavsiye edilen ve aklıma yatan diğer adres ise B 018'di. 360 ise hem kalabalık hem de gereksiz pahalı bir yer olarak notlarımdaki yerini aldı.

Gemayzeh
Ertesi gün düğün günü olması sebebiyle kısa bir programla Gemmayzeh (Cemayze okunuyor) bölgesinde dolandık. Burada, bizim esnaf lokantaları tadındaki Le Chef isimli lokantada o günün menüsünden birşeyler yedik. Ben moolookhiye denedim, güzeldi. Gemmayzeh'yi Achrafiye bölgesine bağlayan merdivenler ve bu merdivenlerin aşağı tarafı gece sokak eğlencelerinin, barların mekanı. Aynı bölgede gece acıkmaları için bir çok yemek alternatifi de mevcut. Uzun kalıyorsanız bir geceyi buraya ayırmak lazım gerekir.

Akşamüstü, Hizbullah taraftarlarının yoğunlukta olduğu mahallelerden geçerek arkadaşlarımızın evleneceği kiliseye vardık. Bu bölge birkaç yıl önce İsrail'in hava saldırısı ile bombaladığı yerdi. Kilisedeki merasim ise daha da ilginçti. Dualar Arapça olduğu için rahibin ağzından çıkan "Allah", "Rab", İnşallah" gibi kelimeler bizi şaşırttı. Hatta bir ara "hah şimdi El-Fatiha diyecek" hissine kapıldım.

Gecesinde ise Mount Lebanon bölgesindeki Brummana semtinde mukim bir oteldeki düğüne davetliydik. Yazılanlara göre burası kabur üstü bir semtmiş. Epey bir yol gittik, tırmandık, döndük yukarı doğru. Yukarı çıktıkça hava serinliyor ki bu nedenle sıcak yaz aylarında dağlık taraf daha makbul.

Hayatımda ilk kez bir Ortadoğu düğününe gittim. Bu arada şunu da belirtmekte fayda var; kızımızın ailesi Ermeni, oğlumuzun ailesi ise Lüblanlı. Fakat her iki taraf da bu bölge insanı olduğu için, oldukça atraksiyonlu, şovları, şarkıcıları bol bir düğündü. Sabaha karşı Dubai'ye hareket edecek uçağımıza yetişmek üzere 02:00 civarı yola koyulduk.

Aklımda kalanlar - Aklınızda bulunsun!
Holiday Inn Beirut
  • Lübnan'ın parası pek makbul bir para değil. Taksiler genelde Amerikan Doları tercih ediyor mesela. Şehir içinde 10 dolardan fazla vermeyin sakın, binmeden pazarlığınızı yapın.
  • Taksiler siz içindeyken başka müşteri alabilir. Atina'da da böyleydi, bazı şehirlerde usül bu.
  • Dükkanlarda alışveriş yaparken para üstünüzün yarısı Lübnan Lirası yarısı dolar olabilir, şaşırmayın. Sizin anlayacağınız iki para da tedavülde.
  • Beyrut güzel bir şehir. Fakat biraz fazla şişirilmiş, reklamı yapılmış bir yer. İngilizce tabirler overhyped.
  • İç savaştaki yeşil hat ortada yok ama iç savaşın sembol binalarından biri olan Holiday Inn otelini, delik deşik duvarlarını ve halen lobisinde bulunan tankları mutlaka görün.
  • Sokak başlarını tutmuş askerlere ve kontrol noktalarına şaşırmayın.
  • Türk vatandaşları vizesiz seyahat edebilmekte ama pasaportunuzda İsrail damgası olmadığından emin olun, varsa yeni pasaport alın.
  • Gitmeden politik durumu kontrol edin. Malumunuz orası Lübnan, ne yazık ki her an işin rengi değişebilir...
  • Bir uzun haftasonu Beyrut için yeter de artar
  • Son söz; iyi ki gitmişim, iyi ki görmüşüm... yine gitmem ama ;)

Yol Gidenindir!

15 Eylül 2011

Hindistan - Bölüm VI: Kanyakumari / Mamalapuram / Madras

Hindistan - Bölüm VI, ülkenin en güney ucu Kanyakumari'den yukarıya çıkışı anlattığım kısım olacak. Gözünüzün önüne daha net getirebilmeniz ve bir önceki kısmı hatılamak için "Son Gezi Hakkında..." yazımdaki haritaya bir daha göz atmanız yeterli olacaktır. Aynı zamanda bu yazı Hindistan Gezi Yazıları serisinin sonuncusu.

Goa'dan başlayan ve Hindistan'ın batı sahilinden güneye doğru inen seyahatimiz Varkala'dan Kanyakumari'ye doğru devam ediyor. Son dakikada aldığımız tren biletine 242 Rupi ödedik ki oldukça pahalı bir bilet oldu. 14:05'de hareket eden tren Trivandrum üzerinden günbatımından hemen önce Hindistan'ın en güney ucu olan Kanyakumari şehrine vardı.

Kanyakumari

Tren istasyonundan Savarana Lodge rickshaw ile 10dk sürüyor ve 20 Rupi tutuyor. Bu guesthouse tapınaklara ve tüm atraksiyona bitişik bir konumda olduğundan pek çok backpacker tarafından tercih edilen bir yer. Zaten şehirdeki en iyi otel 3 yıldızlı hacı oteli olduğundan nerede kaldığınız çok da önemli değil.

Yüzlercesi gibi burası da Hindistan'ın kutsal şehirlerinden biri. Coğrafi olarak sağınız Hint Okyanusu, solunuz Bengal Körfezi. Bence en önemli özelliği ise yılın belirli dönemlerinde burundan baktığınızda sağ tarafınızda denizin üzerinden güneş batarken sol taraftan ayın doğması.

Hemen yakınında iki tane adacık bulunuyor. Bunlardan bir tanesi Videkonada Memorial ilginç ve görülmesi gereken bir yer. 1892'de burada 3 gün meditasyon yapan ve sonra da Hindu inanışının öncülerinden biri haline gelen Videkonada'ya adanmış bir tapınak bulunuyor. Hemen yan adada ise Hindistan'ın özgürlük anıtı olarak kabul edilen, Tamil Nadu'lu şair Thiruvalluvar'ın 40.5 metrelik anıtı var. Bu adalardan şehre doğru bakmak da güzel, zira oryantasyon için faydalı olmakta. Tekneler (10 Rupi) gel-git durumuna göre işlemekte, dolayısıyla çok oyalanmadan anakaraya dönmek gerekiyor. Sahilde ise Ghandi'nin ölümünden sonra küllerinin saklandığı noktaya inşa edilmiş bir başka tapınak var. Bir de dar sokaklarına dalıp, kilise ve hint tapınakları ile dolu balıkçı köyünü keşfetmenizde yarar var.

Tüm bunlar bir yana, Kanyakumari'de mutlaka yapmanız gereken şey ise gündoğumunu rengarenk giyinmiş binlerce insanla birlikte değişik bir huzur ve mistik hava içerisinde birlikte izlemek. Bunu yapmak için elbette saat kurup erkenden kalkıyor, üzerinize sıkıca birşeyler giyip sahilin doğu kısmına gidip yüksekce bir yer bulup beklemeye başlıyorsunuz. Kemal abi fotoğraf peşinde koşarken bendeniz bir duvarın üzerine çıkıp gerçekten eşine az rastlanır bu güzel dakikaların keyfini çıkardım.

Puducherry / Auroville

Güney Hindistan turunun en uzun tren yolculuklarından birini yaparak (yaklaşık16 saat) önce Villapuram'a, oradan da Puducherry'e vardık. Aktarma noktası olan Villapuram'dan otobüsle de geçmek mümkün ama biz bekleyip tren ile devam ettik.

Puducherry, ya da yeni adı ile Pondicherry, döneminde Fransa'nın Hindistan'daki ticari limanı olduğundan Hindistan'da gördüğüm en Avrupai şehirdi. Sahil boyunca uzanan Promenade'ın başında bizim kaldığımız, kapısı 22:30'da kapanan ve içerisinde içki-sigara yasak olan, yakındaki Ashram'ın guesthouse'u olan Park Guest House, sonunda ise Fransız konsolosluğu bulunuyor.

Belediyenin organize ettiği yarım günlük şehir turunu aldık. Bu tur aynı zamanda Auroville'e de uğruyor. Auroville'i ayrıca bir yazı ile anlatmak lazım aslında. Birleşmiş Milletler destekli, Hint Hükümeti tarafından bir nevi özerklik tanınmış, hayata geçen bir ütopya olarak tanımlarsam çok da yanlış yapmış olmam sanırım. Merak edenler Auroville'in websitesini ziyaret edebilirler.

Puducherry aslında ucuz bir yer değil ama en az bir gece kalınıp şehrin Fransız mahallesinin sokaklarında dolanılıp, güzel yemekler yenilip, sabahına Avrupai bir cafe'de kahvaltı keyif yapılabilir. Hele ki uzun zamandır Hindistan'da ve yollardaysanız bu duraklama çok iyi gelebilir bünyeye.

Mamalapuram

Madras'ın hemen güneyindeki bu sahil kasabası şaşırtıcı şekilde Hindistan'da Delhi haricinde kazıklandığımı, turistlerin ve backpackerların çok da sevilmediğini gördüğüm, sadece maddi çıkar için kaynak görüldüğünü hissettiğim tek yer oldu.

Krishna's Butter Ball
Oysa ki çok da güzel bir yer. Fizik kanunlarına karşı koyarcasına asılı duruan Krishna's Butter Ball'dan tutun UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmış "5 Rathas" gib pek çok ilginç tarihi yer var. Denizi ise Goa ve Gokarna gibi yerleri gördükten sonra beni hiç tatmin etmedi ama siz mayonuz yanınızdaysa kaçırmayın. Lezzetli ve ucuz deniz ürünleri yemek için son fırsatımız burada oldu. Kaldığımız Siva Guest House ise gayet temiz, konforlu ve merkeziydi.


Madras - Sri Lanka

Hindistan'ı geride bırakma günü gelmişti. Yaklaşık bir ay önce başlayan seyahatin Hindistan'daki son durağı Mamalapuram'a 1,5 saat mesafedeki Madras (Chennai) şehriydi. Taksiler 800 Rupi'ye sizi önce Madras'a, oradan da havalimanına götürmekteler. Tipik bir Hint şehri ve Tamil Nadu eyaletinin başkenti olan Madras'da turistik hiç bir şey yok dersem bu şehre çok da haksızlık etmiş olmam. Bu nedenle biz de şehrin içinden transit geçerek havalimanına attık kendimizi.

Bir sonraki durağımız aslında Singapur'du ancak biz hem ucuz olması hem de bir gece konaklama vermesi nedeniyle Sri Lanka havayollarının bağlantılı uçuşu ile gitmeyi tercih etmiştik. Ne yazık ki bizi koydukları otel başkent Colombo'dan 45dk mesafede bir tatil köyü olduğundan şehre inmek mümkün olmadı. Bunun yerine 2-3 saatliğine plajın ve güneşin keyfini çıkardık.

Açıkçası Hindistan'dan sonra çok benzer bir ülke beklerken beni pozitif anlamda oldukça şaşırtan bir havalimanı, yeşil ve temiz bir ülke ile karşılaştım. Sadece Sri Lanka uzun bir tatil için fazla gelebilir ama bir yerlere giderken Colombo'yu görmek, çay bahçelerinin bulunduğu köylere çıkmak, tapınakları ve ulusal parkları için 2-3 gün duraklanabilir.

Biz ise sabah erkenden tekrar yollara düştük ve Singapur'a hareket ettik...

Aklınızda bulunsun!
  • Kanyakumari'de güneşin batışı sırasında doğan ayı görmek istiyorsanız Hindistan'a gittiğiniz tarihlerde bu olayın yaşandığı tarihleri öğrenin ve kalacak yerinizi önceden ayarlayın.
  • Güney Hindistan'da tren seferleri kuzeyle karşılaştırıldığında daha seyrek olduğundan yer bulabilmek ve yüksek bilet fiyatlarından kaçınmak için tren biletlerinizi önceden satın alın.
  • Biz denk getiremedik ama Madurai şehrini mutlaka programınıza dahil edinç
  • Auroville'de yoga ve meditasyon dersleri alabilirsiniz, bir süreliğine orada yaşayabilirsiniz. Lakin Ashramlardan uzak durunuz zira benim kişisel algılamam çok pozitif değildi.
Yol Gidenindir!